blogdemustafa


mustafa aslan’ın ufkun balkış’la ilgili yazıları


  

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR

 

Karacoğlan’ın bir dizesini ad olarak alan İncecikten Bir Kar Yağar,  Ufkun Balkış’ın 1914 yılında Enver Paşa komutasındaki 3. Ordu askerlerinin Sarıkamış’a uzanan yolda yaşadıklarını anlatan bir roman, olayları tarihsel çerçeve içinde yerine oturtan.

 

ENVER PAŞA VE FACİA

 

1914 yılındaki Sarıkamış olayını zaman zaman kişilerin geçmişlerine giderek aydınlatmaya çalışıyor, Balkış. Enver Paşa’nın mektupları ve geriye dönüşleri romanı anlamak, olayları değerlendirmek açısından önemlidir. Yerinde kullanılan mektuplar Enver Paşa’nın kişilik özelliklerini açıklamak, Sarıkamış faciasının nedenlerini bilmek açısından da gerekliydi, bana göre. Yazar iyi bir seçimle mektupları yapıtın içine iyice yedirmiş.

 

Erzurum’dan Kuruköprü’ye giderek görüştüğü 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı dinlemeyen Enver Paşa havaların ısınmasını beklemeden Sarıkamış’tan Rusları çıkarmak için ordusuyla hareket eder. Hatta Naciye Hanım’a yazdığı bir mektupta , bu görüşünden dolayı Hasan İzzet Paşa’nın hemen emekli edilmesi gerektiğini belirtir. Bunun sonucunun bir facia olacağını bilen, ama engel olamayan Hasan İzzet Paşa görevinden istifa eder.


“… Üçüncü Ordu Kumandanı  Hasan İzzet Paşa bundan böyle idare için kendisinde cesaret göremediğini söylüyor.Akşamki telgrafında bunu anlayınca bugün hemen buraya karargaha geldim.Hepsini itiraf etti. Bunun üzerine kendisini hemen tekaüd etmek lazımdı. Fakat vazgeçtim.” (s.36)


Enver Paşa III. Orduya taaruz emri değil aslında ölüm emri verir. Allahuekber dağlarında askerler kurda kuşa yem olur.

 

ALMANLARIN GÜVENSİZLİĞİ

 

Enver Paşa, savaşa Alman subaylarla katılır. Aralarında bir antlaşma yapılmıştır. Yapıtın başından beri Almanların güvensizlik içerisinde olduklarını duyumsuyoruz. Türkçe bildiğini saklayan Alman komutanın bunu söylemesi her şeyi gün yüzüne çıkarıyor, tıpkı Enver Paşa’nın askerle ön saflarda savaşmak önerisini önemsememeleri gibi.


“… Yarbay Feldmann onu uyarıp Almanca “Olmaz Paşaşm, siz arkada durmalısınız! Yoksa harekatı kim yönetecek?” demek istedi. Ama Bronzart onun omzunu tuttu, başını “Hayır, ne söyleyeceksen şimdi söyleme,” der gibi bir sağa bir sola yavaşça salladı. Ağzı açık kaldı Yarbay Feldmann’ın, Yarbay Guze’ye ve Bronzart’a baktı. Derin bir nefes aldı, başını öne eğdi.”
(s.212)

 

GERİDE KALANLAR

 

Yazar yazılı kaynaklardan yola çıkarak kurguladığı romanda Anadolu’nun dört bir yanından gelen çocuklarımızın iç dünyalarını ve içinde bulundukları durumu anlatır. Çoğu çocuk denecek yaştadır.


“Yüzbaşı duraksadı, çocuğa bakakaldı. Kısacık boylu, küçücük elliydi. Ama cesur yürekli, besbelli ki gözü pekti. Kararlıydı gitmeye. Hevesini kırmaya gönlü el vermedi, gülümsedi.”
(s.14)


Onlar geride bırakıp gelmişlerdir buralara. her birinin geride bıraktığı birileri vardır. İçlerinde hep bir geriye dönme umudu vardır. Son nefeslerinde bile geride bıraktıklarını düşünürler.


“Kurtlara baktı.

Ağabeyinin de sevdalandığı, ama başka bir erkekle birlikte gördüğünü bilmediği; bir gün dere kenarında gizlice koklaşırlarken kendisinin askerden dönüşünü bekleyeceğinin sözünü aldığı, fakat ana-babasının para için dayakla, falakayla, zorla evlendirdikleri köyün ağasının salyalı, sümüklü, sünepe, küçük oğluyla nikahını da Küçük Bolulunun ve az önce kurtların parçaladığı öz ağabeyinin imam babalarının kıydığı, on yedi yaşını çoktan bitirmiş, ağaya bir torun verecek olan, “yüklü”  gelininin ismini bir kez daha sayıkladı:” (s.205)

 

 

DOĞANIN ACIMASIZLIĞI

 

Yapıt boyunca doğaya karşı insanın verdiği savaşımı her sayfada görmemiz olası. Ruslara karşı savaşmaya giden askerlerin doğaya karşı büyük bir savaşım verdiklerini ve yenildiklerini görüyoruz. Çünkü Rus askerlerinin olduğu Sarıkamış’a gelinceye kadar donup doğayla savaşımda kendilerini koruyamadıklarını ürpererek okuyoruz.

 

“Sabahleyin Allahüekber Dağları’nda kar yağışı durmuştu.

…

Etrafta donarak ölmüş yüzlerce askerin cansız bedeni…

Sabaha sağ çıkanlar, ölüleri bir araya topluyorlardı.” (s.170)

 

Sarıkamış’ta yaşananların romanın diliyle anlatıldığı Ufkun Balkış’ın İncecikten Bir Kar Yağar adlı yapıtı zaman zaman insanın tüylerini diken diken ediyor. Anlatılanların özgün belgelerle desteklenmesi inandırıcı kılıyor, bu yapıtı.

 

Ufkun Balkış, İncecikten Bir Kar Yağar, roman I.Basım:Ariya Yayınları, Mayıs 2008-İstanbul


Mustafa Aslan’ın Havana’da Türk Tutkusu ile ilgili yazıları

 

HAVANA’DA TÜRK TUTKUSU 1898

 

Havana’da Türk Tutkusu Türkiye’de de görev yapmış Kübalı diplomat Ernesto Gomez Abascal’ın kaleminden çıkmış bir roman. Yapıtta Küba’nın kurtuluşu ekseninde Osmanlı’dan başlayarak günümüzde de güncelliği olan birçok konuyu içermektedir.

 

GİRİT VE KÜBA

 

Yapıt II:Abdülhamit döneminde Girit sorununa bir çözüm bulmak için Küba’ya gönderilen görevli Ahmet Paşa’nın yaşadıklarını anlatmaktadır. Ahmet Paşa Amerika üzerinden Küba’ya  geçiyor. Burada Küba’nın içinde bulunduğu durumla ilgili olarak bilgi ediniyor. İspanya’nın sömürgesi durumundaki Küba’daki insanların bağımsızlık konusunda kararlı olduğunu görüyor, Havana’ya ulaştığında. Oysa İspanya Küba’ya özerklik vermeyi düşünmektedir, Amerikan müdahalesini önlemek için. Oysa bu çok geç verilmiş bir karardır. İspanya çok uzak olduğu Küba’daki özgürlük ateşini söndüremez.

Kahramanımız Ahmet Paşa Küba ve Girit arasında birçok farklılıklar olduğunu görür, İstanbul’a rapor eder. Açıkça özerkliğin Kübalıları kandıramayacağını, İspanya’nın buraya çok uzak, Amerika’nın ise yakınlığını belirtir. Bir Amerikan müdahalesinin burada onaylanmayacağını yazar. Yazdıklarının doğru olduğunu yaşayarak görür.

Kahramanımız gönderdiği raporlarda Küba ve Girit’in koşullarının çok farklı olduğunu bildirir. Çünkü Giritliler Yunanistan’a bağlanmak istemektedir. Oysa Kübalılar bağımsızlığı yeğlemektedir. İspanya Küba’ya çok uzaktır. Girit ise Osmanlının uzağında bir yer değildir. Bu görüşü Bab-ı Ali tarafında dikkate alınır. Ahmet Paşa İstanbul’a geri çağrılır.

 

“Durum Girit’tekinden çok farklıdır, söz konusu olan başka bir sahne, başka etkenler ve başka tarihtir. İki adayı karşılaştırmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Milli nüfus yani Kübalılar ne başka bir ülkeye bağlı olmak ne de başkalarının hakimiyetini desteklemek için savaşıyorlar, onlar tam bağımsızlık için savaşıyorlar ve …” (s.249)

 

FİLİSTİN SORUNU

 

II. Abdülhamit’in özel yaşamına da romanın ilk bölümünde haremine kadar girilir. Kişisel özelliklerinin verilmesinin yanı sıra Filistin toprağını satmamsı konusunu gündeme getirir. Yahudilere değil, siyonizme karşıdır alınan tavır. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i  (Kimi araştırmacılar 1896’dan 19 Mayıs 1901’e kadar görüştüğünü belirtmekteler.)II. Abdülhamit’in kovduğu söylenmekte, bir kısım araştırmacılara göre. Ne olursa olsun Yahudilere toprak satışı yapılmamış yasaklanmıştır.  “Aslen oralı olmayanların o bölgede toprak edinmesi” yasaklanır.

 

 

AMERİKA

 

Abascal, Havana’da Türk Tutkusu adlı romanda Küba sorunu anlatılırken Avrupa’dan söz etse de asıl aktörlerden birisi de Amerika’dır. Çünkü Amerika Küba’ya oldukça yakındır. Ekonomik ilişkiler açısından önemli bir yere sahiptir. Kendisine oldukça yakın bir ülke olan Küba Amerika’nın ağzını sulandırmaktadır. Kübalıların İspanya ile ipleri kopardığının ayırdındadır. Bir şekilde bu ülkeyi elde etmeyi planlamaktadır. Çünkü ekonomik öneminin yanında stratejik konumu daha da dikkate değerdir Küba’nın.

 

Amerika gerekirse parayla satın almak niyetindedir Küba’yı, daha önce satın aldığı yerler gibi. Çünkü Amerika da bugün önemli sayılan toprakları parayla aldığını vurgular, yapıt.

 

“…Şu anda içinde bulunduğumuz Florida da İspanya’ya aitti, baskı altında bize satmak zorunda kaldılar.Aynı şekilde Louisiana’yı da elde ettik ve Alaska’yı Ruslardan satın aldık. (…) Bu ülkenin kurucularından olan Thomas Jefferson neredeyse yüzyıl önce  Küba Adası’nın Birleşik Devletleri’nin bir parçası olması gerektiğini söylemişti.” (s.147)

 

İSTANBUL-NEW YORK-HAVANA

 

Havana’da Türk Tutkusu’nun ilk iki bölümünde İstanbul’un önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz uzam olarak. O yıllardaki İstanbul’un yaşayışından izler bulabiliyoruz. Ekim 1897’nin İstanbul’una yer verir yapıtta.

 

“Gemi yavaş yavaş yaklaşıp Avrupa yakasında, Haliç’in girişi civarındaki büyük limanın çok yakınındaki Karaköy İskelesi’ne yanaştığında gün doğuyordu. Ahmet geminin merdiveninden indi ve Beşiktaş’a giden kayıkların hareket ettiği dalgakırana yöneldi. “(s.44)

 

İstanbul’dan başka Selanik, Konya, New York ve Havana öne çıkan kentler arasındadır.

Yapıtta, kahramanımız Ahmet Paşa’nın gözüyle önce İstanbul New York karşılaştırılması yapılır. New York değişik kültürleri barındıran İstanbul’dan daha kozmopolittir, ruh olarak da farklıdır. Ekonomik gelişme içerisinde bulduğu kentin ahlaki temellerini zayıf ruhsal ve kültürel olarak geri bulur.

 

“…Belki Pera’ya benziyordu ama onun birkaç kez büyütülmüş haliydi, öte yandan ruhu da oldukça farklıydı;burada daha fazla enerji, daha fazla canlılık, hatta çok daha fazla saldırganlık ve iktisadi çekişme vardı.” (s. 109)

 

Kahramanımız Havana’yı küçük bir İstanbul’a benzetir. Tek bir fark vardır: İstanbul’daki camilerin yerini burada kiliseler almıştır.

 

“.. Limana girişi sağlayan kanalı güçlü surlar ve kalelerle korunan Boğaziçi’ne benzetti. Boğaz’ın Marmara tarafındaki girişinde de aynı şekilde böyle bir deniz feneri bulunmaktaydı.” (s.184)

 

Abascal’ın Havana’da Türk Tutkusu adlı yapıtı günümüz gerçeklerine ışık tutan, yol gösterici bir yapıt niteliğindedir. Yazınsal tür olarak roman meraklıların yanında politika ve toplumbilim alanlarına ilgi duyanlara da söyleyeceği çok şey olduğuna inanıyorum.

 

 

 * Ernesto G. Abascal, Havana’da Türk Tutkusu, Çevirenler:Mehmet Necati Kutlu, Ceren Karaca, II. Basım:Mart 2009, Everest Yayınları, İstanbul

 


mustafa aslan’ın çocuk adam’la ilgili yazıları

ÇOCUK ADAM

 

Çocuk Adam, Beş Hececi şairler arasında yer alan Orhan Seyfi Orhon’un otobiyografik özellikler de taşıyan bir romanı. Uzamın İstanbul olduğu yapıtta bir gencin 1908 II. Meşrutiyet öncesi çocukluğundan başlayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerine kadar uzanan bir zaman anlatılıyor.

 

Çocuk Adam, subay olan babasının ağırlığının duyumsandığı bir ailenin eksen alınarak örülmüş bir roman. Ancak bu sadece bir ailenin değil, yer yer bir ülkenin geçmişiyle ilgili bilgiler de veriyor. Özellikle son bölümlerde I. Paylaşım Savaşı ve sonrasında ülkenin tarihiyle ilgili bölümler ağırlık kazanmış. Kitap böylece  bir kişinin çocukluk ve ilk gençlik döneminin anlatılmasından daha öte bir kimliğe bürünmüş.

 

YOKSULLAŞMA

 

Yapıt, subay ailesini ekonomik ve sosyal yönlerini okuru sıkmadan hatta kabaca duyumsatmadan sunuyor. Meşrutiyet öncesini anlatmakla işe başlayan yazarımız ailenin  -halkın -gittikçe yoksullaştığını ilerleyen sayfalarda gösteriyor.

 

Kahramanımızın subay olan babasının Meşrutiyet öncesinde evi ve bağının yanında çalışanları da vardır Sonraları ise bağ satılıyor, evi taşımak zorunda kalmaktan başka çalışanların da sayısını azaltma yoluna gidiyorlar. I. Paylaşım Savaşı ve işgal yıllarında ise halkın ekonomik durumunun oldukça kötüleştiğini (öğle yemeklerini kaldırdıklarını) kahramanımızın ailesi üzerinden anlatıyor.

 

“Aksaray pazarından her şeyin en ucuzunu alıp getiriyor. En ucuzunu, fakat bizim için gene çok pahalı. Nihayet öğle yemeklerimizi kaldırdık. Bu da yetmeyince Aksaray taraflarında üç odalı bir eve taşındık…” (s.130)

 

 

İŞGAL, ENVER VE TALAT PAŞA…

 

Belli sıralama yapmadan yapıtta sözü edilen tarihi olayları sayacak olursak Wilson Prensipleri, Meşrutiyet,  seferberlik, Balkan bozgunu, Çanakkale Zaferi, mütareke, işgal …  sözcüklerini sıralayabiliriz.

 

Enver Paşa’nın eleştirildiği Çocuk Adam’da I. Paylaşım Savaşı’na girişimize değiniliyor. Talat ve Enver Paşa arasındaki görüş ayrılıkları sergileniyor.  Hatta, Murat Bardakçı’nın hazırladığı Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi’nde yer alan Enver Paşa’ya sürgün günlerinde Talat Paşa yazdığı bir mektupta, “Senin öyle serseri dolaşmaklığından bir faideli netice çıkacağını ve hatta Kafkasya ‘ya gitmeye muvaffak olsan dahi yine bir faide te’min edilemeyeceğini zannediyorum ve şahsını tehlikeye koyacağını hissediyorum.” (Talat Paşa’nın evrak-ı Metrukesi, s.162)

 

“Güya Merkezi Umumi’de iki fırka varmış. Harp isteyenlerle sulh isteyenler. Bu yüzden Enver Paşa ile Talat Paşa’nın arası açıkmış.” (s.138)

 

Savaş beraberinde, işbirlikçilerini ve zenginlerini de getiriyor. Orhon, Çocuk Adam’da mandacılara da yer vermiş. Yabancının bayrağı altında yaşamayı içine sindirenlerin asıl kimliklerini yapıtta okuduğunuz da şaşıracaksınız.

Haksız kazanç elde edip kısa zamanda ve kısa yoldan zengin olanlar… Çünkü yokluk ve yoksulluğun kol gezdiği bir zamanda kısa zamanda zengin olmak zor değildir, özellikle doğal felaket ve savaş gibi olağanüstü dönemlerde.

 

 

İSTANBUL:DEĞİŞİMİN KANITI

 

Çocuk Adam, başlı başına bir kentteki değişimi gösteren yapıt. Meşrutiyet öncesi İstanbul’dan başlayarak bugüne uzanacak olursak çok ilginç düşünsel görünümle karşılaşırız. İstanbul’un çok büyük doku değişikliği yaşadığını yapıt bize gösteriyor.

Kahramanımız, aynı zamanda da anlatıcı çocukluk günlerinde Çengelköy’dedir. Yapıtta, doğal olarak bugün İstanbul sınırları içinde olan yerlerden kentin dışı olarak gösterilmektedir. Kentteki günlük yaşamın bugünle kıyaslanarak okunduğunda nereden nereye geldiği daha iyi görülecektir.

 

CHP ve AP’den milletvekili yapmış, şairliğiyle tanınan Orhan Seyfi Orhon’un uzun zamandır baskısı yapılmamış romanı Çocuk Adam’ı Everest Yayınları okurla buluşturmuş. Birçok yönden ilginç bu yapıtın Türkiye’deki, özellikle de İstanbul'daki değişimi göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

 

*Orhan Seyfi Orhon, Çocuk Adam, 3. Basım:Nisan 2009, Everest Yayınları-İstanbul

*Murat Bardakçı, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, I. Basım:    Everest yayınları-İstanbul

http://yazarmustafaaslang.tr.gg


mustafa aslan’ın çocuk adam’la ilgili yazıları

ÇOCUK ADAM

 

Çocuk Adam, Beş Hececi şairler arasında yer alan Orhan Seyfi Orhon’un otobiyografik özellikler de taşıyan bir romanı. Uzamın İstanbul olduğu yapıtta bir gencin 1908 II. Meşrutiyet öncesi çocukluğundan başlayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerine kadar uzanan bir zaman anlatılıyor.

 

Çocuk Adam, subay olan babasının ağırlığının duyumsandığı bir ailenin eksen alınarak örülmüş bir roman. Ancak bu sadece bir ailenin değil, yer yer bir ülkenin geçmişiyle ilgili bilgiler de veriyor. Özellikle son bölümlerde I. Paylaşım Savaşı ve sonrasında ülkenin tarihiyle ilgili bölümler ağırlık kazanmış. Kitap böylece  bir kişinin çocukluk ve ilk gençlik döneminin anlatılmasından daha öte bir kimliğe bürünmüş.

 

YOKSULLAŞMA

 

Yapıt, subay ailesini ekonomik ve sosyal yönlerini okuru sıkmadan hatta kabaca duyumsatmadan sunuyor. Meşrutiyet öncesini anlatmakla işe başlayan yazarımız ailenin  -halkın -gittikçe yoksullaştığını ilerleyen sayfalarda gösteriyor.

 

Kahramanımızın subay olan babasının Meşrutiyet öncesinde evi ve bağının yanında çalışanları da vardır Sonraları ise bağ satılıyor, evi taşımak zorunda kalmaktan başka çalışanların da sayısını azaltma yoluna gidiyorlar. I. Paylaşım Savaşı ve işgal yıllarında ise halkın ekonomik durumunun oldukça kötüleştiğini (öğle yemeklerini kaldırdıklarını) kahramanımızın ailesi üzerinden anlatıyor.

 

“Aksaray pazarından her şeyin en ucuzunu alıp getiriyor. En ucuzunu, fakat bizim için gene çok pahalı. Nihayet öğle yemeklerimizi kaldırdık. Bu da yetmeyince Aksaray taraflarında üç odalı bir eve taşındık…” (s.130)

 

 

İŞGAL, ENVER VE TALAT PAŞA…

 

Belli sıralama yapmadan yapıtta sözü edilen tarihi olayları sayacak olursak Wilson Prensipleri, Meşrutiyet,  seferberlik, Balkan bozgunu, Çanakkale Zaferi, mütareke, işgal …  sözcüklerini sıralayabiliriz.

 

Enver Paşa’nın eleştirildiği Çocuk Adam’da I. Paylaşım Savaşı’na girişimize değiniliyor. Talat ve Enver Paşa arasındaki görüş ayrılıkları sergileniyor.  Hatta, Murat Bardakçı’nın hazırladığı Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi’nde yer alan Enver Paşa’ya sürgün günlerinde Talat Paşa yazdığı bir mektupta, “Senin öyle serseri dolaşmaklığından bir faideli netice çıkacağını ve hatta Kafkasya ‘ya gitmeye muvaffak olsan dahi yine bir faide te’min edilemeyeceğini zannediyorum ve şahsını tehlikeye koyacağını hissediyorum.” (Talat Paşa’nın evrak-ı Metrukesi, s.162)

 

“Güya Merkezi Umumi’de iki fırka varmış. Harp isteyenlerle sulh isteyenler. Bu yüzden Enver Paşa ile Talat Paşa’nın arası açıkmış.” (s.138)

 

Savaş beraberinde, işbirlikçilerini ve zenginlerini de getiriyor. Orhon, Çocuk Adam’da mandacılara da yer vermiş. Yabancının bayrağı altında yaşamayı içine sindirenlerin asıl kimliklerini yapıtta okuduğunuz da şaşıracaksınız.

Haksız kazanç elde edip kısa zamanda ve kısa yoldan zengin olanlar… Çünkü yokluk ve yoksulluğun kol gezdiği bir zamanda kısa zamanda zengin olmak zor değildir, özellikle doğal felaket ve savaş gibi olağanüstü dönemlerde.

 

 

İSTANBUL:DEĞİŞİMİN KANITI

 

Çocuk Adam, başlı başına bir kentteki değişimi gösteren yapıt. Meşrutiyet öncesi İstanbul’dan başlayarak bugüne uzanacak olursak çok ilginç düşünsel görünümle karşılaşırız. İstanbul’un çok büyük doku değişikliği yaşadığını yapıt bize gösteriyor.

Kahramanımız, aynı zamanda da anlatıcı çocukluk günlerinde Çengelköy’dedir. Yapıtta, doğal olarak bugün İstanbul sınırları içinde olan yerlerden kentin dışı olarak gösterilmektedir. Kentteki günlük yaşamın bugünle kıyaslanarak okunduğunda nereden nereye geldiği daha iyi görülecektir.

 

CHP ve AP’den milletvekili yapmış, şairliğiyle tanınan Orhan Seyfi Orhon’un uzun zamandır baskısı yapılmamış romanı Çocuk Adam’ı Everest Yayınları okurla buluşturmuş. Birçok yönden ilginç bu yapıtın Türkiye’deki, özellikle de İstanbul'daki değişimi göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

 

*Orhan Seyfi Orhon, Çocuk Adam, 3. Basım:Nisan 2009, Everest Yayınları-İstanbul

*Murat Bardakçı, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, I. Basım:    Everest yayınları-İstanbul

http://yazarmustafaaslang.tr.gg