mustafa aslan’ın feyza hepçilingiler’le ilgili yazıları

İŞTE GİDİYORUM
İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) Feyza Hepçilingirler’in çeşitli nedenlerle doğup büyüdükleri toprakları terk edip başka yerlere göçmek ya da iç dünyalarında duygularının yer değiştirmek zorunda kalanların öykülerinin yer aldığı bir yapıt.
Bir İlk
Yazınımızda, gittikleri yerlerin gelecekteki siyasi ve ekonomik yapılarını belirleyen göçmenleri, ilk kez bir yazar tarafından birçok durumlarıyla ortaya koyup dile getiren bir çalışma, “Göç Öyküleri.” Elbette daha önce göç olgusu üzerinde duran yazarların, çeşitli yazınsal türlerde birçok yapıtının yayımlandığını belirtmek de gerek. Ancak şimdiye değin yayımlananlar sadece bir iki yönü üzerinde durmuşlardır, “göç”ün.
Feyza Hepçilingirler yapıtı iki bölüme ayırmış. Birinci bölümde yer alan öyküleri Dıştan İçe/İçten Dışa; ikinci bölümdekileri ise İçten İçe/İçten İçe başlığı altında bölümlemiş. Dıştan İçe/İçten Dışa bölümünde yer alan öyküler: Bu Gemi Nereye? Gidemem, Kader Çizenler/Kaderi Çizilenler, Venezis’in Evi, Bir Kızıl Gül Gibi Elinde, Martenitzalar, Gideceğim Giderim Gidebilirim, Durulur mu Bu Sular? Lisa’nın Bebeği, Az Kaldı Balamı Su Apara, Belki Sonra, Söyle Mayrig’tir. İçten İçe/İçten İçe bölümünde yer alan öyküler: Seyit Çocuk İstanbul’u gördü, Balıkların Yaşama Hakkı, Katilin Kan Uykusu, Yavru Keklik Gibi, Kan Oldu Can oldu, Şiirlerin Müjgan’ı, Gidenler Gitmez mi Aslında, Bitsin Hayırlısıyla Bu Beyhude Sonbahar’dır.
Büyük güçler ve göçler
Hepçilingirler’in öykülerini anlattığı insanların ortak yanı doğdukları yerlerden başka yerlere göçmeleridir. İşte Gidiyorum’da çoğunluğunu zorla yapılan göçler oluşturmaktadır. Öyle ki, bu istemeye istemeye ayrılmak doğduğun yerden sonunu bilemediğin bir serüvenin içine atılmak, yayan ateşin içine atılmaktır. “Bu Gemi Nereye?” öyküsünde Nazi zulmünden yakalarını kurtarmaya çalışanlarda olduğu gibi. Yapıtta birkaç öyküde de gördüğümüz büyük güçlerin göçler üzerindeki etkisini “Bu Gemi Nereye?” Kader Çizenler/Kaderi Çizilenler, Gidemem’de özellikle açıkça dile getirilmektedir. Çünkü sözü edilen “büyük güç” izin vermediği için Sarayburnu’nda yetmiş günden fazla bekletilen Struma adlı geminin yolcuları birkaçı dışında İstanbul’a sokulmaz. Çünkü büyük güçler öyle istemektedir, halkları birbirine kırdıran.
İnsani yaşam koşullarından yoksun gemi içindeki yolcularıyla Türk karasularından çıktıktan 3 mil ötede torpillenerek batırılır. Yazar, gemiyi bugün bile kimin/kimlerin batırdığının aydınlatılamadığını yazmaktadır. Struma adlı gemi batırılmasa ne olacaktı? Hepçilingirler bu sorunun yanıtını öykünün son tümcesinde vermiş, hazin sonu anlattıktan sonra.
“Struma torpillenerek batırılmasa ve 3 mil açıkta kendi haline bırakılmış olsa, makineleri çalışmadığına göre bir yere gidemeyecek, kıyıya doğru sürüklenecekti… Struma büyük olasılıkla kısa süre sonra kıyıya vuracak ve yolcular kıyıya çıkarak Türkiye topraklarına ayak basabileceklerdi.” (s.29)
II. Paylaşım Savaşı’nın Hitler faşizminin Romanya’dan göçmek zorunda bıraktığı insanları Bu Gemi Nereye?’de günlük biçiminde daha önce okuduğumuz Anna Frank’ın Günlüğü tadında. Yine yakınlarını yitirdiği günün ertesinde Filistinli bir öğrenciyi okuyup halkına daha yararlı olmak için topraklarını terk etmek zorunda kalmasını da Gidemem’de anlatmaktadır, büyük güçlerin etkisini de hesaba katarak.
Mübadele
Mübadele yıllarının anlatıldığı öykülerin sayısı ötekilere göre fazladır, İşte Gidiyorum’da. Mübadelenin yerinden yurdundan ettiği insanları anlattığı öykülerini çatarken yararlandığı kaynakları da vermektedir, yazar. Bu kimileyin bir gazete haberi olurken, kimileyin de Lozan Antlaşması’nın özgün metninde yer alan tümcelerdir, öykülerinin ruhuna bir şeyler katan. Bunlardan birisi de Venezis’in Evi adlı öyküde anlatılanlardır. Öyküde, Yunanistan Dışişleri eski Bakanı’nın annesi Agapi Molivyatis’in On Günün Günlüğü (Albatros Yayınları) adıyla dilimize Kosta Sarıoğlu tarafından çevrilen anılarıdır. Agapi’nin anlattıklarından yola çıkarak öyküsünü kuran yazara göre, bütün yakınları Yunanlılarca öldürülen Kemalettin adında bir Türk subayının yardımı sayesinde yaşamını kurtarır. Bu öyküde savaşlarla, öldürmelerle halklar arasında hiçbir sorunun çözülmeyeceği iletisi önemlidir.
“Şimdi kimsesi kalmamış, hepsini Yunanlılar öldürmüş. Bu kıyılan canlarının intikamını almaya, önüne çıkacak her Rum genç kızını öldürmeye Kuran üzerine yemin etmiş. Fakat Agapi’yi gördüğünde yeminini tutamayacağını anlamış; çünkü küçük kız kardeşiymiş Agapi.” (s.61)
Hepçilingirler’in mübadeleyi anlattığı öykülerde Türk ve Rumların durumunu iki yönlü olarak ele almış. Türkiye’deki Rum ve Yunanistan topraklarında yaşayan Türk’ün yaşamını mübadelenin nasıl etkilediğini, o yıllarda yaşanan olayları da ekleyerek vermiş. Bu konuda yazılanlardan farklılığı da aynı öyküde iki farklı kimliğin ruh halini tek bir ses olarak vermesidir, yazarın.
12 Eylül ve İç Göç
İçten İçe/İçten İçe bölümünde yer alan öykülerde ise, kişinin iç yolculuklarının yanında siyasi ve ekonomik nedenlere dayalı göçlerle ilgili öyküler yer almaktadır. Bir yanıyla yaşamını sürdürme savaşımı verirken bir yanıyla da daha güzel günleri yakalama özlemi içindedir ayrı öykülerdeki farklı kahramanları, İşte Gidiyorum’un.
Ülkemiz insanını kasıp kavuran 12 Eylül darbesinin zorladığı kaçışın anlatıldığı Balıkların Yaşama Hakkı adlı öykü dönemin de bir belgesi niteliğindedir. Öyküde darbe yıllarında yaşananlar anlatılmaktadır, bir ailenin üzerinden.
“…12 Eylül yönetimi kitaplardan çok korkuyor. Kitaplar tüfeği doğrultup adam öldürebilirmiş gibi, bir yeri havaya uçurmada kullanılabilirmiş gibi korkuyorlar kitaplardan.” (s.147)
Göç, kimileyin zorla, kimileyin de daha iyi bir yaşam umuduyla yapılsa da insan yaşamını derinden etkiliyor, Hepçilingirlerin İşte Gidiyorum‘da anlattığı gibi. Tarihsel süreç içerisinde ekonomik ve siyasal yapının yanında geleceğin coğrafyasını da şekillendirdiğini gördüğümüz göçlerin insanın üzerindeki olumlu/olumsuz etkilerini okuduğumuz İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) yazınımızda ilk kez bir yazar tarafından çeşitli yönleriyle anlatılması ve farklı kimliklerin ortak sesi olmasıdır. Bütün bunlara yazarın dil ve anlatımdaki ustalığını da ekleyecek olursak karşımıza Feyza Hepçilingirler’in sağlam öyküleri çıkmaktadır.
*Feyza Hepçilingirler, İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) I.Basım Eylül 2009, İstanbul
http://yazarmustafaaslang.tr.gg
mustafa aslan’ın korkusalanla’la ilgili yazıları

KORKUKSALANLAR
(9 yaş ve üstü)
Korkusalanlar çocuklara ilişkin çalışmalarının yanına sinema eleştirmeni Pete Johnson’un Büyülü Fener Yayınları arasında çıkmış bir romanı. Korkusalanlar okul, arkadaşlık ve düş gücü konularını içeren çocuklar için yazılmış bir roman
İletişimsizlik
Baba ve annesi öğretmen olan kahramanımız Chloe’un yeni taşındıkları yerdeki okulda yaşadıklarını anlatıyor. Hemen her çocuk gibi yeni sınıfında bir kabullenme dönemi başlıyor. İlk günlerde çocukların birbirleri hakkındaki önyargılarının bir iletişim engeli olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.
Yapıtta iletişimsizliğin çocuklara ne gibi sorunlar yarattığını görüyoruz. Bu döneme ilişkin çocuklar arasında yaşananlar anlatılıyor, sıkıcı olmayan bir dille. Belki de yazarın sinemayla yakın ilişkisinden dolayı kitap rahat okunur bir özelliğe sahip olmuştur, diye düşünüyorum. Sinema tarihiyle ilgili bir kitap yazmış yazar bir baba da kahramanlar arasında.
Düş gücü
Yapıt okul, dostluk ve arkadaşlığın yanında anlattığı konulardan biri de düş gücüdür. İnsan düş gücü sayesinde istediklerini gerçekleştirme yolunda önemli adımlar atabilir. Ancak düş gücünün dozu iyi ayarlanmalıdır. Kişi düş gücünün derin sularına daldığında dikkatli olmalıdır. Bir yerden sonra onu denetlemelidir. Aksi halde bir takım hayali kahramanlarla uğraşmak zorunda kalabilir, tıpkı Korkusalanlar’da olduğu gibi.
“Hayalgücümüz harika bir yetenektir, ama onu kullanırken dikkat etmen gerekir. Seni ele geçirmesine izin verirsen, kendini ölümüne korkutabilirsin.” (s.134)
Korkusalanlar
Yapıtta düşünce ve düş gücünün olanaklarını sınırlarını zorlayarak kullanan çocukların bir takım doğaüstü güçleri varlığı konusunda kafa yorduklarını görüyoruz. Korkusalanlar’ın çıkış noktası da düşünce ya da düş gücüdür. Olmayan bir şeyi çok düşündüğümüzde…
“Şu anlama geliyor: Bir şeyi yeterince çok düşünürsem, kafamda iyice canlandırabilirsem, onu gerçek yapabilirim.” (s.90)
Pete Johnson Korkusalanlar’da doğaüstü yaratıkların gerçekte olmadığı bunların hepsinin insanın düş gücünün ürünü olduğunu söylüyor.
Çocukları korkutmak
Pete Johnson çocukların korkutulmasına karşı. Bu yüzden onların kokutuldukları kimi var olduğu savlanan doğaüstü yaratıklar konusunda yazmış bu yapıtını. Büyü, hortlak vb. ile çocukların korkutulması yerine, bunların düş gücümüzün ürünleri olduğunu açıklamak gerektiği iletisini veriyor, Korkusalanlar.
“Aslında kimse Korkusalanlar’la korkutulmamalıydı. Tanya bile. Bu doğru değildi. “ (s.110)
Sinemanın anlatım olanaklarını çocuk yazının emrine veren Pete Johnson akıcı, rahat ve sürükleyici anlatımıyla güzel bir yapıt armağan etmiş çocuklara.
*Pete Johnson, Korkusalanlar , Türkçesi:Tuba Yılmaz, 1. Basım:Eylül 2009, Büyülü Fener Yayınları-İstanbul
hanımın çiftliği üçlemesi - mustafa aslan
ÖLÜMSÜZLÜĞÜNÜN 95. YILINDA
ORHAN KEMAL Edebiyatımızın önemli adlarından Orhan Kemal ölümsüzlüğünün 95. yaşında… Halkını iyi anlayan ve anlatan bir yazar olma özelliği vermektedir bana göre, ölümsüz olma hakkını. Yazarın 95. yaşında bütün yapıtlarını yayımlayan Everest Yayınları tarafından Hanımın Çiftliğ, Vukuat Var ve Kaçak’ın yeni basımları yapıldı. Kadınlar ve Çocuklar Orhan Kemal’in yapıtlarında kadınların ve çocukların önemli bir yeri vardır. Hemen her yapıtında onları belirgin bir şekilde görmemiz olası. Vukuat Var, Hanımın Çiftliği ve Kaçak adlı romanlarına baktığımızda kadınların ve çocukların kahraman olarak öne çıktıklarını rahatlıkla duyumsayabiliriz. Vukuat Var ve Hanımın Çiftliği ‘nde Güllü öne çıksa da öteki kadın kahramanlar da ondan geri kalmazlar. Kaçak da ise Hacer adlı bir kadınla karşılaşırız oğlu Hüseyin’le birlikte. Kadınlar ve çocuklar Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği üçlemesinde kimileyin tacize uğrayan, dövülen, sömürülen, üstüne kuma getirilen, ucuz iş gücü görülenler olarak karşımıza çıkar. Kimileyin de Vukuat Var’daki gibi oğlu öldürülen bir ana kılığında canlanır, romanın tümcelerinden. Kaçak’ta kocasının yıllar önce terk edip gittiği Hacer tacize karşı savaşımı kadar yaşamın zor koşullarıyla da yaka paça olmaktadır. Ekonomik nedenlerle oğlu Hüseyin’in üç tekerlekli bisiklet isteğini yerine getirememek ise kadına anlatılmaz bir acı yaşatmaktadır. Orhan Kemal’in romanlarında her kadın bir yaşam demektir. Öyle rastgele okunup geçilebilecek türden değillerdir. Toprak Sorunu ve Bireysel Terör Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği üçlemesinde her okur farklı izlekler görebilir. Ama üç yapıtın da eksen aldığı konu toprak sorunudur. Topraksız ya da az topraklı köylünün içler acısı durumunu çok abartıya kaçmadan anlatmıştır. Vukuat Var’dan başlayarak Muzaffer Bey gibi büyük toprak sahiplerini ve Habib gibi ekip dikeceği, ekmeğini çıkaracağı toprağı olmayan köylü tipi… Yazar, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği ve Kaçak’ta büyük toprak sahiplerinin ve topraksız köylünün durumunu ortaya koymuştur. Üçlünün son kitabı olan Kaçak’ı hazırlayan zemin ise yazarın toprak sorununun çözümüne bakışını göstermektedir. Toprak ağası Muzaffar Bey’i ekip diktikleri sahipsiz toprakları üstüne tapulamaya kalktığı için öldüren Habib’in kaçak yaşama serüvenini anlattığı yapıtında ise yazarın iç hesaplaşma yaptırdığı kahramanı aracılığıyla bireysel terörle bunun çözülmeyeceği görüşüdür. Çünkü Muzaffer Bey ölmüştür ama yerine Güllü geçmiştir. Değişen bir şey olmamıştır. Kaçak’ın kahramanlarından Habip’in gerçekte istediği Muzaffer Bey’in el koyduğu sahipsiz, devlete ait toprakların paylaşımıdır. “…Yıllar yılı sahipsiz tarlalar yatar durur bizim orda. Ağa da sürer köylü de. Kim önce sürer ekerse ürün onun. Bu tuttu tarlalara sahip çıktı. On yıl sırtı sıra ekti, biçti. Onuncu yıl mahkemeye başvurdu, sahipsiz tarlaları üstüne kaydettirmeye kalktı. Kalktı ama, köyde homurtular aldı yürüdü. Ben çekip vurmasam bir başkası yapacaktı bu işi.” (Kaçak, s. 159) Siyasal Tarihimiz Orhan Kemal siyasal tarihimizi ilgilendiren önemli konulara her üç kitabında da değinmiştir. İttihat Terakki Fırkası’ndan başlayarak tek partiden çok partili yaşama geçiş süreci ve “Küçük Amerika”lılaştırılmaya başlandığımız, devletçilik yerine liberal anlayışın ekonomide öne çıktığı DP yıllarını eleştirel bir şekilde, roman kahramanlarının içinde bulundukları koşulları da dışarıda tutmayarak vermiştir. “Artık Yeter!” deyip CHP’den hesap sormaya gelen DP bir süre sonra hesap sorulacak duruma gelmiştir. Ayrıca Kaçak’ta DP döneminde ülkedeki gerilime Atatürk’ün Fethi Okyar’a kurdurttuğunu belirtilen SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası) döneminde yaşananlar örnek gösterilerek “demokrasi modası”ndan söz eder. DP’nin ülkeyi sürüklediği kargaşa ortamına İsmet Paşa’nın izin vermeyeceğini kahramanın ağzından vererek roman içinde bir tartışma başlatır. Amerika’nın DP ‘yi düşürmek için İsmet İnönü’ye olur vermeyeceğini karşı bir tez olarak sunar, bu tartışmada. Çünkü Amerika bütün dünyanın işlerine karışmakta, kendine bağlı yönetimler oluşturma derdindedir. “Demirkıratlık Serbest Fırka’cılığa benzemez. Duyduğuma göre o vakit bu işlere Amerika karışmıyormuş. Şimdi Amerika bütün dünyaya karışıyor. Kendi idaresini her yerde yaymak istiyormuş.İsmet Paşa Demirkıratlığa paydos diyemez.!” (Kaçak, s.80) Siyasal tarihimizde önemli bir dönemeç olan Amerika’nın “Marşal Yardımı” Hanımın Çiftliği ‘nde tarımda makineleşme öne çıkarılarak verilmiş. Yazar açıkça söylemese de bu yardımla ülkemize Amerikan emperyalizminin girdiğini görüyoruz. DP’nin iktidarını biraz da “Marşal Yardımı” açısından irdelemektedir. Büyük toprak sahiplerine göre, makineleşme “ırgat tahakkümünü” kıracaktır. Bu aynı zamanda yeni işsizler demektir. Köylerde topraksız köylünün yolu artık zorunlu olarak gurbete düşecektir. İşsizliği, çalışanların sorunlarını, çarpık kentleşmeyi de öteki yapıtlarında insanımıza sunmuştur, yazar. “… Yeni yeni ziraat makineleri vereceklerdi. Beleşe yakın ücretle, uzun vadeli. Bu sayede ırgat tahakkümünden kurtulacaktı.” (Hanımın Çiftliği, s.74) Din ve Din Adamı Hanımın Çiftliği’nde ağırlığını duyumsadığımız din konusu Orhan Kemal’in laik yanının bir göstergesidir… Dini,Orhan Kemal Vukuat Var adlı yapıtında çalışanların durumlarının düzeltilmesi için verdikleri mücadele önünde bir engel olarak görür. Kızıl tehlikeye karşı, yani komünizmle savaşımda kullanıldığını belirtir. DP döneminde gericiliğe verilen ödünleri üçlünün ilk yapıtı olan Vukuat Var adlı kitabında DP tarafından yapılan yanlışlıkları ve sonrasını gösterir. Gericiliğe ödün verildiğinde zaman içinde laiklikten öte devleti ortadan kaldırmaya yelteneceklerdir, yazarın öngörüsüne göre. “…’Komünizme karşı baraj’ olsun diye göz yumulan bu güç, demek günün birinde dal budak salacak, sonra da önüne geçilmez hal alacaktı… Çünkü görünen köy kılavuz istemezdi. Gemi azıya almışlardı. Gün gelecek laiklik maiklik, devlet mevlet güme gidecekti.” (Vukuat Var, s.110) Dindarla bir alıp veremediği olmayan yazar, yarattığı “Kabak Hafız” tipiyle din sömürücülerinin gerçek yüzünü ortaya koymuştur. Edebiyatımızda din sömürücüsü yapan tiplere rastlansa da Orhan Kemal’in Kabak Hafız tipinin onlardan ayrılan ve birleşen birkaç yönü vardır. Bunlar arasında bir din adamı olmasına karşın bu kişinin hiçbir din kuralına uymamasıdır. Dinin yasakladığı ne varsa hepsini yapar. Geçimini sağlamak için kullanır, yani din ticareti yapar. Çıkar sağlamak için ezan saatini bile değiştirir, Hanımın Çiftliği’nde anlatıldığı gibi. Yalnız dini olarak değil felsefi olarak da hiçbir değeri yoktur. İkiyüzlüdür, anında renk ve biçim değiştirir, çıkarının gösterdiği yola kolaylıkla girer. Kimileyin de dini kendine bir kalkan olarak kullanır. Bu yolla insanlar üzerinde baskı kurar. Yaptığı yanlış işlerin anlaşılmaması, üzerine gelinmemesi için din ve dini kurumları istediği gibi kullanır. “…Bırakıp geldiği köyün imamıydı Kabak Hafız. Latası kocaman sarığı, kallavi kahve fincanıyla köy kahvesinin kapısı önüne atardı iskemlesini çokluk. Kahvenin yarısı Demokrat, yarısı Halkçı’ydı. Kabak Hafız ne şişi, ne de kebabı yakmamak, bir başka deyimle ne kızı verip, ne de dünürcüyü darıltmamak için politik anlamda birbirine zıt iki ayrı kampı tutan kahve halkından uzak, ama her iki bölüğe de hş gözükmeye dikkat ederdi. İşte bu içinden pazarlıklı, eline eteğine pis imamı köylü bir gece Muzaffer Bey’in metresi Gülizar’la bastırmıştı.” (Kaçak, s.54 ) Hanımın Çiftliği üçlemesinde olduğu gibi Orhan Kemal’in öteki romanlarında da etkin bir kahraman olarak görmediğimizde bile herhangi bir yolla Kabak Hafız’ın sözü geçer, din istismarı söz konusu olduğunda. Kimlik Zenginliği Kimlikler, bir ayrışma yerine birleşme unsuru (sınıfsal kimlik dışında) olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır. Yazarın yapıtlarında kimlikten söz ederken kolektif kimlikler üzerinde durmak gerek, bence. Sınıfsal kimlik bunların başında gelir. İşçileri başarılı bir şekilde anlattığı yapıtlarında işverenlerin de yer alması bir o kadar başarılıdır. Sınıf çatışmasını anlattığı yapıtlarında grev, lokavt, sendika… gibi sözcükler kullanmıştır. Bölge ve yerel kimlik, Vukuat var, Hanımın Çiftliği ve Kaçak’ta Çukurova’dır. Uzam olarak seçtiği Hanımın Çiftliği üçlüsünde, yakından tanıdığı bölgenin yer adlarından, yiyecek türlerine, argosuna, deyimlerine kadar yararlanıyor. Yapıtlarında dini kimliği de bulduğumuz yazar Çukurova’daki etnik kimlikleri de yapıtlarına almıştır: Türk, Kürt ve Arap… Yazar bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerinden yararlanmıştır, Hanımın Çiftliği üçlemesinde. Kimi zaman bir Arap’ı anlatırken konuşmaları Arapça; bir Kürt’ü anlatırken de Kürtçe vermiştir. “Avlu halkı kadının çığlığına merakla koşup, çevresini alıvermişti hemen. Türkçe, Kürtçe, Arapça konuşmalar veryansın gidiyor…” (Vukuat Var, s.186) Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği üçlemesi toplumumuzu tanımamızın yanında, insanı anlamayı kolaylaştıran yapıtlardır. Çünkü her üç yapıtta anlatılanlar insanın yaşamı güzelleştirme çabasından başka bir şey değildir. 95. doğum gününü kutladığımız Orhan Kemal ölümsüzlüğünü daha nice yıllar okurları ve yapıtlarıyla kutlayacaktır, insan ve insanlık var olduğu sürece… - Orhan Kemal, Vukuat Var, 12. Basım: Ağustos 2009, Everest Yayınları-İstanbul -Orhan Kemal, Hanımın Çiftliği, 12.Basım: Mart 2008, Everest Yayınları-İstanbul - Orhan Kemal, Kaçak, 11.Basım: Ağustos 2009,Everest Yayınları-İstanbul http://yazarmustafaaslang.tr.gg sitesinden izin alınarak yayımlanmaktadır.
j.m. simmel ile ilgili mustafa aslan’ın yazıları
j.m.simmel ile ilgili mustafa aslan'ın yazıları

VE PALYAÇOLARLA GÖZYAŞLARI
Ve Palyaçolarla Gözyaşları J. Mario Simmel’in Amerika ve Rusya’nın egemenlik çatışmasını bugünün dünyasında gelecekle bağlantılı olarak verdiği bir yapıt. Roman birçok izleği hem bağımsız hem de birbirine bağlantılı olarak değerlendirme olanağı sunuyor, okura.
Çevre, Silahsızlanma ve Çocuklar
J. Mario Simmel, Ve Palyaçolarla Gözyaşları adlı yapıtında çevre konusuna dikkat çeken bir yapıt. Çocukların duyarlılıklarıyla üzerinden canlıların durumlarını, yaşamını nasıl etkilediğini göstermiştir. Hayvanların yaşamlarının değişimini, yaşadıkları ortamdan kirlenme nedeniyle kaçarlar. Zamanın iki süper gücün liderine, Gorbaçov ve Reagan’a daha iyi bir çevre ve silahsızlanma için minik yürekler mektup yazarlar.
“…Kaplumbağanın ağzından. Gorbaçov’
la Reagan’a, denize ulaşamadığım için öleceğimi, beynimin hasta olduğunu, atom bombalarının her şeyi zehirlediğini yazdım ve her ikisinden de, Bikini atolündeki gibi başka kaplumbağalarla hayvanların, tabi insanların da ölmemesi için atom bombalarını kaldırmalarını rica ettim.” (s.245)
Yapıt başından itibaren çocuk sevgisi ve silahsızlanma savunucuğu yapıyor. Yapıtın kahramanı kadın gazeteci de çocuğunu sirkte bir saldırıda yitirir. Olaylar çocuğunun katillerini bulmaya çalışan bir annenin başından geçenlerdir. Zaman zaman annenin geriye dönüşlerle oğlu Pierre’le ilgili anıları tazelemek suretiyle çocuk sevgisini ortaya koyar.
Çocukların Rus ve Amerikan başkanlara mektup yazmaları ise silahlanma ve savaş karşıtı bir roman durumuna sokmaktadır, Ve Palyaçolarla Gözyaşları.
Zor Bir Meslek:Gazetecilik
Yapıt zor meslek olan gazeteciliğin zor yanlarını da ortaya koymaktadır. Zor bölgelerde çalışanların, özellikle savaş muhabirlerinin yaşamlarını her an yitirebileceklerini yapıt özelinde okura göstermektedir.
Simmel’in kadın kahramanı zor bölgelerde çalışan bir kadın gazetecidir. Birçok meslektaşının yaşamının yitirmesine tanıklık eden kahramanımız kendisi gibi gazeteci olan eşini de bir patlama sonucu yitirmiştir, romanın aynı zamanda anlatıcısı da olan Norma.
“Beyrut’ta Pierre’le birlikte bir gün Amerikan Hastanesi’nin morguna gitmiştim, diye Norma düşündü. Vurulmuş bir meslektaşımızı teşhis etmemiz için çağırmışlardı. CBS’den Tommy Cohen’di. Yakın dostumuzdu. Yüzünden vurulmuştu.” (s.197)
Geleceğin Dünyası
Geleceğin dünyasında söz sahibi olmak isteyen iki süper güçle karşı karşıyayız yapıtta, iki Almanya’nın henüz birleşmediği yıllarda. Savaşmadan, yok etmeden insanlara egemen olma düşüncesi ister istemez gen yapısı üzerinde oynama ve virüs konusunu gündeme getirmektedir.
Yapıtta işlenen cinayetlerin nedeni de iki süper güç ve onların uzantıları olan casusların kapışmasından başka bir şey değildir.
Gerilimin dozunu iyi ayarlamayı bilen bir yazar olarak, J. Mario Simmel’in günümüz sorunlarını bir sos olarak kullanmayan ereği bir takım irdeleme yapmaya okuru sürüklemektir, bana göre. Ve Palyaçoların Gözyaşları, geleceğin dünyasının nasıl olacağını, insanın gelecekte yaşadığı bu dünyada yerinin ne olursa nasıl olacağı sorularının yanıtlarının ip uçlarının bulunabileceği bir yapıt.
*J.Mario Simmel, Ve Palyaçoların Gözyaşları, I. Basım:Ağustos 2009, Everest Yayınları-İstanbul
Mustafa ASLAN Kimdir?

MUSTAFA ASLAN
MUSTAFA ASLAN 1965’TE KİLİS’İN BALİKLİ KÖYÜ'NDE DOĞDU.GAZİ ORTAOKULU VE GAZİANTEP LİSESİNDE OKUDU.YÜKSEK ÖĞRENİMİNİ CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ-BATI DİLLERİ VE EDEBİYATLARI-FRANSIZ DİLİ VE EDEBİYATI’NDA TAMAMLADI.
HER YIL DEĞİŞİK DİLLERDE YAYIMLANAN “AVRASYA KÜLTÜR - ORTAK KİTAP” IN EDİTÖRÜDÜR.
İLK YAPITI SÖZCÜKLERİN DİLİ TUTULUNCA 1986’DA YAYINLANDI.BUNU ÇOCUKLAR İÇİN YAZDIĞI KİTAPLAR İZLEDİ .
BUNLAR:
-KINA ÇİÇEĞİ
-MAVİŞ VE SANAL BEBEK
-UZAYLILAR KIRMIZI BİSİKLETİ KAÇIRDI.
-NASRETTİN HOCA’NIN UZAY SERÜVENİ
-MAVİLİ KEDİ GAZETECİ
- EVLİYA ÇELEBİ İSTANBUL'DA
-MAVİŞ BİLGİSAYAR KORSANLARINA KARŞI
-İSTANBUL ÇOCUK
-PİR SULTANCA
-ZAMAN HIRSIZI MAVİŞ
-BİLMECE TEKERLEMECE
-MAVİŞİ İLE ŞAŞKIN ROBOT
-YUNUS EMRE
-PİNOKYO İSTANBUL’DA
-SİHİRBAZIN ŞAPKASINDAN ÇIKAN SAYILAR
-OYUNCAKLAR EĞLENİYOR
-OYUNCAKLARIN DÜNYASI
-ROBOT KÖPEK BİBO
AŞK SESİNİ ARIYOR YAZARIN GENÇLER İÇİN YAZDIĞI İLK ROMANIDIR.
1982 SES DERGİSİ,1986 TRT İSTANBUL RADYOSU ÖYKÜ ÖDÜLLERİNİ ALMIŞTIR.
http://yazarmustafaaslangtr.gg adresinden alınmıştır..
mustafa aslan’ın orhan kemal çocuk ve gençlik edebiyatı ile ilgili yazıları
orhan kemal, çocuk ve gençlik edebiyatı ile ilgili mustafa aslan'ın yazıları6/9/2009
ORHAN KEMAL, ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI
Orhan Kemal edebiyatımızın insanı ve insani olanı yapıtlarında en iyi anlatan yazarlarımızdandır. 95. yaşını kutluyor olmamızın nedeni de budur. Yazdığı gibi yaşaması, yaşadığı gibi yazmasının da bunda azımsanmayacak payı vardır.
95. yaşında Orhan Kemal’in bütün yapıtlarını yayımlayan Everest yayınları tarafından kitaplarının yeni baskıları yapmaktadır.
Yazmaya şiirle başlayan Orhan Kemal’in yazma serüveninin yönünü Nazım Hikmet belirler yaptığı eleştirilerle. Onu şiirden öyküye ve romana yönelten büyük şairimizdir.
Yazmayı inatla yarıda bırakmaz. Yazmak da yaşamak gibi bir inat işidir değil midir? Orhan Kemal’e tamı tamına uyan bir sözdür yaşamak ve yazmak için inat etmek. Çünkü zor koşullara teslim olup yazmayı bir kenara fırlatıp atmamıştır. Direnmiştir. Hele yaşamaktan hiç vazgeçmemiştir, insana güvenini ve sevgisini hiç yitirmeden.
Orhan Kemal Çocuklar ve Gençler
Orhan Kemal’in öykü kitapları taranarak çocuklara uygun öyküleri seçilerek yeni kitaplar (Daha önce Aslan Tomson ve İnci’nin Maceraları yayımlanmıştı.) oluşturuldu. Büyülü Fener Yayınları tarından yayımlanan çocuk kitabı sayısı dörde ulaştı: Aslan Tomson, İnci’nin Maceralar, Uyku ve Elli Kuruş.
İnci’nin Maceraları, Aslan Tomson, Uyku ve Elli Kuruş kitaplarında yer alan çocuğu, çocuğun dünyasını yazarın ne kadar iyi anlattığını görebileceğimiz birkaç yapıtıdır. Çocuk dünyasını en iyi bilen ve bunu dile getiren yazarlar arasındadır Orhan Kemal. Onun çocuklar için yazdığı öyküler elbette bunlarla sınırlı değil. Başka öykülerinde de çocukları anlatmaktadır.
İnci’nin Maceraları’nda bir çocuğun ruhsal durumunu başarılı bir biçimde anlatır, yazar. Annesi ile babasını kıskanan İnci, annesiyle geceleri birlikte yatmak ondan masallar dinlemek için değişik şeyler düşünür kendince.
Öykülerinin dışında romanlarında da çocuk kahramanları görebiliriz gülen gözleriyle. Hemen aklıma gelen birkaç romanını sayayım çocukların belirgin olarak boy gösterdiği: Kaçak, Sokakların Çocuğu, Devlet Kuşu, Sokaklarda Bir Kız, Baba Evi…
Kaçak’ta romanın baş kişilerinden birisi olmamasına karşın Hacer ‘in oğlu Hüseyin’in baba ve üç tekerlekli bir bisiklete sahip olmak isteyen bir çocuktur. Babanın da oyuncağın da bir çocuğun vazgeçilmezleri arasında olduğunu belirtiyor, Orhan Kemal.
“…
Biliyor annesi, yani Hüseyin’in babaannesinden kalan mallarını satacak, dolu parayla gelecektir. Çok duymuştu bunu annesinden. İyi ama bunları yoluna koyup evine dönmek o kadar zor mu?” (Kaçak, s.19)
Baba Evi’ndeki çocuk kahraman Orhan Kemal’in kendisidir. Babasını, annesini kardeşlerini görürüz. Dahası yazar Kurtuluş Savaşı’nın önemli günlerini aktarır, bu romanında. Ardından ailece sürgün yaşadıkları Ortadoğu topraklarının kokusunu duyumsarız sayfaları çevirdikçe, romanın ilerleyen bölümlerinde. Bira Suriye’de, biraz Lübnan’da…



Orhan Kemal aslında adı konulmadığı yıllarda bile “Gençlik Edebiyatı”nın kapsam alanına giren yapıtlar ortaya konmuştur. Başta Sokaklarda Bir Kız, Yalancı Dünya, Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile… gençlerin de zevkle okuyacağı bu alana giren kitaplardır. Bu yapıtlarında gençlere ilişkin sorunlara değinilmiştir, yaşadığı toplumu soyutlamadan. Yazarın üzerinde durduğu en önemli izlekler, bu yapıtlarda iş, ekmektir ve aştır.
Avare Yıllar ve Cemile’de fabrikada çalışan genç insanların yaşamını görüyoruz. Cemile’de ise ekmek ve işe aşk eklenmiştir. Elbette burada Cemile üzerinde durulması gereken bu izleklerin yanında Balkanların çözülme sürecini anlatmaktadır.
95. yaşını kutladığımız Orhan Kemal toplumdaki büyük değişimi insan üzerinden yaparken gençleri ve çocukları da unutmamış. Çünkü onları toplumun ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. İyi ki doğmuşsun Orhan Kemal!
Meraklısına kaynakça:
Orhan Kemal, İnci’nin Maceraları, 1.Basım:Mayıs 2008, Everest Yayınları-İstanbul
Orhan Kemal, Uyku, 1.Basım:Haziran 2009, Everest Yayınları-İstanbul
Orhan Kemal, Elli Kuruş, 1.Basım:Haziran 2009, Everest Yayınları-İstanbul
Orhan Kemal, Aslan Tomson, 1.Basım:Haziran 2009, Everest Yayınları-İstanbul
Orhan Kemal, Kaçak, 11.Basım:Ağustos 2009, Everest Yayınları-İstanbul
Orhan Kemal, Cemile, 17.Basım:Kasım 2008, Everest Yayınları-İstanbul
http://YAZARMUSTAFAASLANG.TR.GG
© Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.
mustafa aslan’ın leonardo vinci ve türkler ile ilgili yazıları

LEONARDO DA VİNCİ
Leonardo da Vinci Bruno Nardini’nin bir ustayı, bir dahiyi anlattığı bir yapıt. Kitap Leonardo Vinci’nin yaşamını anlatmakla kalmıyor dönemin Avrupası, özellikle de İtalya hakkında siyasal ve sosyal bilgilere ulaşmamızı da sağlamaktadır. Böyle olmasaydı Leonardo da Vinci’nin yaşamı oldukça yükseklerde bir yerde asılı kalırdı, bence. Bu yazımda Leonardo da Vinci’nin yaşamından çok yapıtta yer alan Batı, Osmanlı ve Türkler üzerinde duracağım.
Avrupa ve Fatih
Leonardo da Vinci’nin (1452) doğumundan bir yıl sonra Fatih 1453 yılında İstanbul’u aldı. Yeni bir çağ açıldı böylece. Ortaçağ Avrupasını anlamak Osmanlı ile kıyaslama yaparak okumak yapıtı daha iyi anlaşılır kılacağı görüşündeyim. Bugün İtalya olarak bildiğimiz devlet içerisinde yer alan bölgeler kendi başlarına birere devletti. Aralarında kıyasıya bir çekişme ve savaş vardı.
Leonardo da Vinci adlı yapıtın Avrupa’dan aktardığı görünümlerden bir iki örnek vermek istiyorum: Ortaçağ Avrupasında boş inancın yaygınlığı, kimi önemli kişiliklerin büyücü ve benzerlerine sormadan herhangi bir iş yapmıyorlar, küçük yaşta çocukların nişanlanmaları ülke yöneticilerince yapılıyor hem de… yapıtta anlatılanlara göre.
Yazarın, “Pazziler Suikastı” olarak söz ettiği bölümde din adamlarının bir takım çıkar ilişkileri içine girip kilise içinde cinayet işlenmesine kadar giden yolda yer alabildiğini görüyoruz. Hatta bu cinayetin sorumlularından Bernardo Bandini İstanbul’a kaçar. Osmanlı’ya sığınır. Ama ülkeler arası ilişkilerden kaynaklanan nedenlerden dolayı Fatih Sultan Mehmet tarafından geri verilir.
“… suikastın son kahramanı Bernardo Bandini Floransa’ya dönüyordu.
Kendi isteğiyle gelmiyordu, Fatih Sultan Mehmet’in yeniçerileri getiriyorlardı onu, zincire vurulmuş olarak. Lorenzo sultana mektup yazmış, vatana ihanet, adam öldürme ve katliam suçlarını işlemiş olan Floransalı bir yurttaşın, günümüz iliyle söylemek gerekirse, “ülkesine iadesini” talep etmişti.” (s.43)
Leonardo da Vinci ve Türkler
Leonardo da Vinci adlı yapıtında Bruno Nardini yer yer Türkler ve Osmanlılardan da söz etmektedir. Yapıtta dikkati çeken bölümler var. Bunlardan birisi Venedik Kuşatması sırasında Leonardo da Vinci’nin Türkler’e karşı kullanılmak üzere bir takım buluşlar yapmak için odasına kapanır. Çünkü Leonardo da Vinci, “Türklerin Isonzo Irmağı’nı geçmeden herhangi bir kara parçasından İtalya’ya gelemeyeceklerini gördüğüm için… başka hiçbir yere, söz konusu ırmağın kıyısına yapılacak kale kadar her yönden uygun kale yapılamaz…” (s.113) diye belirtir. Dalgıç giysisi üzerinde çalışmaya başlar.
“Sanatçı, açlığı ve uykuyu unutup su dolu bir teknenin içinde gözlüklü maskenin su sızdırıp sızdırmadığını, hava dolu tulumun kapasitesini, hava kapakçığının iyi işleyip işlemediğini, su altı giysisinin tasarımının mantıklı olup olmadığını sınıyordu.” (s.113)
Leonardo yaptığı çalışmayı Türklere karşı bir savunma olarak görmez. Bu olsa olsa bir kurtuluştur, onun gözünde. Ancak Leonardo kötü amaçla da kullanılacağını düşünerek bu buluşuyla ilgili notlarını yırtıp atar. Dalgıç giysilerinin buluşu böylece dört yüz yıl geriye atar, yok ettiği çalışmaları nedeniyle.
“..İnsanlar bu buluşu fütursuzca kullanacaklardı, Türk donanmasına karşı meşru savunma amacıyla değil, yeni ve daha tehlikeli bir korsanlık oluşturarak, başkalarına zarar vermek için.” (s. 114)
Bruno Nardini, Leonardo da Vinci’nin yaşamına bağlı olarak Osmanlı-Avrupa ilişkileri, Türkler ve Avrupa hakkında dikkate değer bilgiler de vermiş, yapıtında.
Bruno Nardini, Leonardo da Vinci, İtalyanca Aslından Çeviren Kemal Atakay, I. Basım : Temmuz 2009, Can Yayınları-İstanbul
http://yazarmustafaaslang.tr.gg
mustafa aslan’ın leonardo da vinci ve türkler ile ilgili yazıları

LEONARDO DA VİNCİ
Leonardo da Vinci Bruno Nardini’nin bir ustayı, bir dahiyi anlattığı bir yapıt. Kitap Leonardo Vinci’nin yaşamını anlatmakla kalmıyor dönemin Avrupası, özellikle de İtalya hakkında siyasal ve sosyal bilgilere ulaşmamızı da sağlamaktadır. Böyle olmasaydı Leonardo da Vinci’nin yaşamı oldukça yükseklerde bir yerde asılı kalırdı, bence. Bu yazımda Leonardo da Vinci’nin yaşamından çok yapıtta yer alan Batı, Osmanlı ve Türkler üzerinde duracağım.
Avrupa ve Fatih
Leonardo da Vinci’nin (1452) doğumundan bir yıl sonra Fatih 1453 yılında İstanbul’u aldı. Yeni bir çağ açıldı böylece. Ortaçağ Avrupasını anlamak Osmanlı ile kıyaslama yaparak okumak yapıtı daha iyi anlaşılır kılacağı görüşündeyim. Bugün İtalya olarak bildiğimiz devlet içerisinde yer alan bölgeler kendi başlarına birere devletti. Aralarında kıyasıya bir çekişme ve savaş vardı.
Leonardo da Vinci adlı yapıtın Avrupa’dan aktardığı görünümlerden bir iki örnek vermek istiyorum: Ortaçağ Avrupasında boş inancın yaygınlığı, kimi önemli kişiliklerin büyücü ve benzerlerine sormadan herhangi bir iş yapmıyorlar, küçük yaşta çocukların nişanlanmaları ülke yöneticilerince yapılıyor hem de… yapıtta anlatılanlara göre.
Yazarın, “Pazziler Suikastı” olarak söz ettiği bölümde din adamlarının bir takım çıkar ilişkileri içine girip kilise içinde cinayet işlenmesine kadar giden yolda yer alabildiğini görüyoruz. Hatta bu cinayetin sorumlularından Bernardo Bandini İstanbul’a kaçar. Osmanlı’ya sığınır. Ama ülkeler arası ilişkilerden kaynaklanan nedenlerden dolayı Fatih Sultan Mehmet tarafından geri verilir.
“… suikastın son kahramanı Bernardo Bandini Floransa’ya dönüyordu.
Kendi isteğiyle gelmiyordu, Fatih Sultan Mehmet’in yeniçerileri getiriyorlardı onu, zincire vurulmuş olarak. Lorenzo sultana mektup yazmış, vatana ihanet, adam öldürme ve katliam suçlarını işlemiş olan Floransalı bir yurttaşın, günümüz iliyle söylemek gerekirse, “ülkesine iadesini” talep etmişti.” (s.43)
Leonardo da Vinci ve Türkler
Leonardo da Vinci adlı yapıtında Bruno Nardini yer yer Türkler ve Osmanlılardan da söz etmektedir. Yapıtta dikkati çeken bölümler var. Bunlardan birisi Venedik Kuşatması sırasında Leonardo da Vinci’nin Türkler’e karşı kullanılmak üzere bir takım buluşlar yapmak için odasına kapanır. Çünkü Leonardo da Vinci, “Türklerin Isonzo Irmağı’nı geçmeden herhangi bir kara parçasından İtalya’ya gelemeyeceklerini gördüğüm için… başka hiçbir yere, söz konusu ırmağın kıyısına yapılacak kale kadar her yönden uygun kale yapılamaz…” (s.113) diye belirtir. Dalgıç giysisi üzerinde çalışmaya başlar.
“Sanatçı, açlığı ve uykuyu unutup su dolu bir teknenin içinde gözlüklü maskenin su sızdırıp sızdırmadığını, hava dolu tulumun kapasitesini, hava kapakçığının iyi işleyip işlemediğini, su altı giysisinin tasarımının mantıklı olup olmadığını sınıyordu.” (s.113)
Leonardo yaptığı çalışmayı Türklere karşı bir savunma olarak görmez. Bu olsa olsa bir kurtuluştur, onun gözünde. Ancak Leonardo kötü amaçla da kullanılacağını düşünerek bu buluşuyla ilgili notlarını yırtıp atar. Dalgıç giysilerinin buluşu böylece dört yüz yıl geriye atar, yok ettiği çalışmaları nedeniyle.
“..İnsanlar bu buluşu fütursuzca kullanacaklardı, Türk donanmasına karşı meşru savunma amacıyla değil, yeni ve daha tehlikeli bir korsanlık oluşturarak, başkalarına zarar vermek için.” (s. 114)
Bruno Nardini, Leonardo da Vinci’nin yaşamına bağlı olarak Osmanlı-Avrupa ilişkileri, Türkler ve Avrupa hakkında dikkate değer bilgiler de vermiş, yapıtında.
Bruno Nardini, Leonardo da Vinci, İtalyanca Aslından Çeviren Kemal Atakay, I. Basım : Temmuz 2009, Can Yayınları-İstanbul
http://yazarmustafaaslang.tr.gg
mustafa aslan’ın alev alatlı ile ilgili yazıları
Yaseminler Tüter mi Hala? Alev Alatlı'nın Kıbrıs sorunu yanında Yunanistan, İngiltere'nin Türkiye, Kıbrıs ve Kıbrıslı ile ilişkilerini anlatan bir roman. Yazarın kahraman olarak seçtiği Eleni Naciye tipi Türk-Rum-İngiliz ve Yunan kahramanlarla buluşturuluyor yapıtta. Bu da yapıtın içerik olarak güçlenmesini sağlamış.
Eleni Naciye
Alev Alatlı'nın Kıbrıs sorununu anlattığı Yaseminler Tüter mi Hala? adlı romanını bir Rum kahramanı üzerinden anlatmış. Asıl adı Eleni olan Rum kadın Kıbrıslı bir Türkle evlenince Naciye adını alır ve Müslüman olur. Ancak işler öyle sanıldığı gibi tıkır tıkır işlemez ve Eleni Naciye Soluğu önce Rum kesiminde alır ardından da Pire'de. Amacım burada romanın özetini vermek değil. Anlatacaklarımın daha iyi anlaşılması açısından gerekli gördüm, bu kısa açıklamayı.
Eleni Naci'ye Rum'la olan ilk ilişkisinden sonra Türk'le evliliği ona başka bir kültürü daha tanımasına ve benimsemesine yol açıyor. Her iki kültürü de ruhunda barışık yaşatan Eleni Naci'ye dış baskılar nedeniyle kendini ifade etme olanağına sahip olamıyor. Özellikle romanın son bölümü kahramanının iki dinden nasıl etkilendiğini anlatması oldukça önemlidir önemlidir, bana göre.
“Kanlı elini kaldırdı, alnını bulmaya çalıştı.
“Eşhedü enla ilahe illallah hareketi ayarlayamadı, haç çıkarmayı tamamlayamadığında kelime-i şehadetin yarısındaydı henüz.” (s.221)
Yazar Kıbrıs'taki sorunlara tek bir açıdan bakmıyor. Kıbrıslı - Türk ve Kıbrıslı Rum ve Yunan açısından bakmış, İngilizleri de çok dışarıdan tutmayarak. Rumların Yunanistan ve İngilizlerle ilişkilerini kapı komşuları Türklerle olan ilişkilerinden soyutlamayarak anlatıyor. Ayrıca “vakanüvis” bölümleriyle de kurgusan çok belge sunuluyor okura. Bu bölümlerde İngilizlerin kıbrıslı Türklere, Kıbrıslı Rumlara Türkiye ve Yunanistan'a bakışlarını da gösteriyor.
Anadolulu Rumlar
Yunan Edebiyatı’nın önemli yazarlarının yapıtlarında Anadolu’dan çeşitli nedenlerle Yunanistan’a gidenleri halkın hemen bağırlarına basmadıklarını görüyoruz. Hatta onların Rumluklarını bile kabul etmeyip “Türk dölü” dediklerini okuyoruz. Dahası Anadolu’dan giden Rumlar onların gözünde Türk’tür.
Alev Altlı’nın Yaseminler Tüter mi Hala? adlı yapıtında Anadolu’da gidenlerin karşılaştıkları muamelenin benzerini Kıbrıs’tan giden Rumlara da yapıldığını okuyoruz. Hatta kahramanımız Eleni Naciye’nin yaşamının sonlanmasına neden bu anlattıklarımızdır. Eleni Naciye’nin Pire’de tanıştığı Türkiyeli Rumların da derdi kabul edilmemektir.
“… Bir de, bana ters bakıyorlar, Anadolulu oldun mu, bittin. Anadolu dediğin “faşisttir” deyip çıkıyorlar işin içinden. Geçenlerde biri, resmen Türk diye bağırdı arkamdan. Görmedim herifi.” (s. 176)
Alev Alatlı'nın Yaseminler Tüter mi Hala? adlı romanında Kıbrıs'ın İngiltere - Yunanistan-Türkiye üçgeninin karşısındaki durumunun yanında ada halkının kültürel yapısını da duyumsayacaksınız.
Alev Alatlı, Yaseminler Tüter mi Hala?, Everest Yayınları-İstanbul
http://yazarmustafaaslang.tr.gg/
mustafa aslan’ın taş duvar açık pencere ile ilgili yazıları
|
TAŞ DUVAR AÇIK PENCERETaş Duvar Açık Pencere altı kadın yazardan ağırlık izleği kadın olan altı öykünün yer aldığı bir antoloji. Bu yazarların üçü Alman üçü de Türk.
|
http://yazarmustafaaslang.tr.gg
mustafa aslan’ın şeytan aldatması ile ilgili yazıları

ŞEYTAN ALDATMASI
Şeytan Aldatması ünlü sinema yönetmenimiz Halit Refiğ’in yakın tarihimizi ilgilendiren bir senaryosu. DP hükümeti ve 27 Mayıs İhtilali’nin anlatıldığı yapıt Kemal Tahir’le paylaşılan ortak görüşler nedeniyle farklı bir bakış açısı taşımaktadır.
“Bizim temel derdimiz herhalde birbirimizi de, kendimizi de bir türlü tanıyamamamız. Bu yüzden Batı ile ilişkilerimizde çok kolay yanlışlara düşüyoruz. 27 Mayıs’a giden CHP-DP çatışması da böyle bir karşılıklı bir yanılmalar dizisi… Türkiye’nin Kıbrıs’a el koymasını affedemeyen Batı, bizi kendi içimizde birbirimize düşürmeyi el hak çok iyi başardı.” (s. 245)
Amerikan Aldatması
Halit Refiğ’in yapıta yazdığı önsöz’de bir zamanlar desteklediği “27 Mayıs askeri darbesi”ni Amerika tarafından Türkiye’ye atılan bir dost kazığı, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmayarak söz dinlemeyen yöneticileri bir cezalandırma olarak görüyor, yapıta da böyle yansıtıyor.
Şeytan Aldatması’nın birçok bölümünde Amerika etkisini görüyoruz. Yazar, bu etkiyi açıkça söyleyemediği yerde çok güzel duyumsatıyor. Açıkça söyleyecek olursak, Amerika Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi aldatmıştır. Bu bir Amerikan aldatmasıdır.
Sanayileşmek Türkiye’nin neyine?
DP Hükümeti 6-7 Eylül olaylarından ders çıkarmıştır. Tarımda makineleşmeden dolayı köyler hızla boşalmakta, büyük kentlerin çevresinde gecekondular pıtrak gibi bitmektedir. Gelecekte yaşanacak toplumsal olayların önünü kesmek sanayileşmekle olasıdır. Öyleyse Kore’ye isteği üzerine asker gönderdiğimiz Amerika’dan kredi alınmalıdır. Alınan bu kredi sanayileşmek için harcanmalıdır. Ancak Amerika bu isteğe olumsuz bir karşılık verir. Hükümet Rusya ile görüşür. İşte dananın kuyruğu Kıbrıs ve Moskova görüşmesi nedeniyle kopar.
Menderes’in ağzından Amerika’nın asıl niyeti şöyle açıklanır, Şeytan Aldatması’nda:” Yüzümüze açıkça söylenmese bile, Amerika Türkiye’nin bölgesinde bir sanayi gücü haline gelmesine taraftar değil..” (s.53) Aynı konuda Semih Günver’in senaryonun ilerleyen bölümlerinde söyledikleri de Menderes’in sözleriyle örtüşmektedir.
Gergin günler
Kıbrıs ve DP Hükümetinin Moskova ile görüşmesi…
Yapıt, anlatıcının senaryo gereği görüntülerle geçmişi özetlemesiyle başlar. Asıl Menderes’in düşen uçaktan sağ kurutulduğu için onu karşılamaya gelenlerin olduğu bölümdür. Senaryonun bu bölümünde Menderes’i karşılamaya gelenler arasında İsmet İnönü de vardır. Sarol, Menderes’e:”Aslında siyasi bir yumuşama yanlış bir istek değil. Ama bunun için en iyi yol İsmet Paşa’nın bugün gardaki iyi niyet jestine karşılık vermek.” (s.17) gerektiğini söyler.. Senaryonun ilerleyen bölümlerinde Celal Bayar’ın olumsuz, “ Eğer Menderes, İnönü’nün ayağına giderse DP’nin prestij kaybedeceği” (s. 20) yolundaki sözleri sinirleri daha da gerdiği günlerde NATO’ya güvenmektedir. Hatta Çankaya Köşkü’nde yapılan toplantıda Ali Fuat Başgil’in hükümetin istifa ederek CHP’den de bakanlar alarak yeni bir hükümet yani milli birlik kabinesi kurulması (s.93) önerisine de Bayar şiddetle karşı çıkar.
İdam kararlarını kim verdi?
Halit Refiğ’in Şeytan Aldatması adlı senaryosunda ortamı gerginleştiren birçok olay veriliyor. Cemal Gürsel’in de hükümete bir önerisi vardır. Bayar’ın yerine Menderes Cumhurbaşkanı olmalıdır. Ama…
Menderes’in ‘in 27 Mayıs İhtilali ’ne ve idamlara giden yolu kapatacak Eskişehir konuşmasının önemli iletiler verdiği bölümünde ses sistemi devre dışı bırakılıyor. (s.111) Polatkan’a göre: “Birisi hoparlörlerin kablosunu kesti. Halkla bağımızı koparmaya çalışıyorlar.” (s.112) yolundadır.
Kendi aralarında da bir söz birliği olmayan 27 Mayısçılar’dan kimse ardında idam kararlarının durmaz. Başta 15 olan idam edilecek kişi sayısını üçe düşürülür. Aslında pek kimse idam taraftarı değil gibi görünse de idam kararları uygulanır. Demek ki, ısrarla idamları isteyen, ceza vermek isteyen birileri vardır. Senaryonun adında gizlidir, bu.: Şeytan Aldatması. Türkiye’nin milli egemenlik haklarından vazgeçmesi demek olan Amerika’yla yaptığı ikili anlaşmaları itiraf eden Zorlu’ya göre, “Aslında bu anlaşmaya dayanarak Amerikalılar da bizim mahkum edilmemizi önleyebilirdi…” (s.218)
Halit Refik geriye dönük olarak DP döneminde yaşanan ama bugünü şekillendiren bir Amerikan aldatmasından söz etmektedir. Usta sinemacıdan iyi bir senaryo…
Halit Refiğ, Şeytan Aldatması (senaryo), I. Basım: Mayıs 2009, Alfa Yayınları, İstanbul





Articles